Zeynep's profileZeynep'sPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    September 13

    ''Bir Elif Miktarı Gülümse ''

    Bir Elif Miktarı Gülümse...!!!

    Bilemezsin soluk benizli bebelerin ümitsizliğinin benden türediğini... Hayat:merhaba ile elveda arasında soluklanmak değil mi bazen kullanarak serin bir söğüdün gölgesini.. ? Sırtı sıvazlanınca goncalar açan gönül ikliminde bir yetimin anlık sevinci ile..Bir elif miktarı gül işte... Şeddeler koy üstüne....


    Kupkuru yaprakları takıver ardına.. Fethederek serhaddini hüznün karanlık yüzünü.. Üzüntünle hikmete bürün.. Tozlu yollara güneş saçsın muzaffer komutan yürüyüşü.. Titre sonra.. Aslına dön.. Aşikâr et ki kül olmayacak közünü.. Bırak balıkları etme iltifat.. .Müsterih ol.. Sakla cevherdir özünü.. Bir elif miktarı gülümse.. Şeddeler koy üstüne.. Sevinç gözyaşları sürme olsun gözüne...


    Nakış nakış kilim doku.. Rengârenk şekillerle mutluluğun resmini çiziver gitsin.. Abide desenler sadedir kıyas edilemez güzelliktesin.. Önce benliği yitir gölge ol yollara geçen dinlensin.. Sonra hasrete tutul ki varlığa özlemin dinsin.. Uzat ellerini meyvelere.. Asma değil telleri saran sensin..Nuruna düşmandır garabet aydınlık sensin.. Bir elif miktarı gül işte.. Şeddeler koy üstüne.. Sevinç gözyaşları sürme olsun gözüne...


    Söz sukuta ulaştıkta istemez tevil.. Salkım salkım tan yelleri esende nicedir ahval kim bilebilir..? Ey toprağı hor gören gafil... Kaldır yolmada olma saçını göreceksin.. Rui zemindensin sen bilecek misin..? Ağaçtan yapılan gemileri kaldıran gemiler sana hizmet etmededir.. Bir elif miktarı gülümse..Şeddeler kondur üstüne.. Sevinç gözyaşları sürme olsun gözüne.. Bal şeker karışsın sözüne..


    Ya Rab! Ayırma bu gözleri gül-i handandan.. Hem..Sitemkârsın ki mini serzenişe olamam hayran.. Mücevher olsan da cefaya olunmaz canan.. Biihtiyar nahak kanına giriyor olsam.. Calibi dikkattir sana saltanatı mülk-i letafet.. Ve dahi yegâne duçar olsan... Bir elif miktarı gül işte.. Şeddeler koy üstüne.. Sevinç gözyaşları sürme olsun gözüne.. Bal şeker karışsın sözüne..


    Yarsın.. Lakin ayrı gönül.. Mülkü yoktur durur sultan.. Cisim idin ki yüceldin revaçta olur mu var iken canan..? Görüntü giryandır.. Ol güldür handandır cüdan.. Bağrıma ey saplama hançeri odundur hicran.. Bedende mevcut olan yüz bin olsa sana yaran.. Bırakma sancağı ümidi sensin atinin... Değerdir hatrı âleme.. Merhaba -elveda arası her şey senin eserin.. Bir elif miktarı gülümse.. Şeddeler koy üstüne.. Sevinç gözyaşları sürme olsun gözüne.. Bal şeker karışsın sözüne..

    June 08

    '' Hayadan Hayata Yayılan Güzellik ''

    '' Haya îmandan bir şubedir. Hayası olmayan kimsenin imanı da yoktur.''
     
     Sevda-yı dildârdan gönül usandı; Güzelim cefadan niçin usanmaz..
     Demez ki üftadem odlara yandı; Hak'tan haya kılmaz kuldan utanmaz...
     

    Yalnızca iyilik getirendir o; yalnızca sevgi biriktirendir... Kat kat şimdilik; dosya dosya güzelliktir hem... Elimizden tuttu mu bir kez yükseltir yükselttikçe kişiliğimizi de yüceltir yüceltilecek kadar... Haya, hayatın güzelliği...

    ''El-haya ve'l-edeb!'' der eskiler; hayasızca bir tavır gördüklerinde, edep dışı bir söz işittiklerinde. Haya ki bir utanma duygusudur; ar ve namus perdesinden bestelenir zaman notalarında. Perde açıldı mı da bir kez; küser sahibine ve kaçar gider coğrafyamızdan bütün güzel nağmelerini toplayarak. Kişi ancak haya sermayesi kadar edîb olur çünki; ancak hayası ölçüsünde müeddeb sayılır. Yakışıksız işlerden alıkoyan da, kötüleri iyi kılan da odur hep.

    Hayamızı yitirdik ve silinmiş boş kağıtlara döndü şimdi hayat. Lalezarlarımızda ayrıklar bitti hayasızlıktan; medeniyet birikimlerimiz ağıt sütunlarında kırıldı, yontulmuş mermerlerimiz damar damar çatladı. Zümrüdü ankanın kanatlarından kavruk baharlara döküldü safirler. İmkanın en dar kapısında oturup ruhumuzu şer ile şerh ettik; ve hayayı unuttuk. Esir kentlerin mahpusları gibi puslu sokaklara serpildi fırtınalı akşamlarda hayasızlık; ve göz kapaklarımıza kan damladı süveydalarımızdan. Her karanlıkta yağmurlar büyüttü acılarımızı ve her solukta biraz daha savaş, biraz daha şiddet, biraz daha kin, biraz daha vahşet, biraz daha.. biraz daha...

    Hayamızı yitirdik ve Leyla'lar leylî renklere bağlar oldu zülüflerini. Hayalî ahlâk bezirganları bir nane çöpüyle tarttılar hayalarımızı hayal terazilerinde; haya içinde yaşarken hayal içinde öldük. ''Hayalî'' tahallus eden şairler ''Haya-lı'' hayatlar sürerlerdi hani de, kirpiklerinin arasından eski zaman sevdalarını damıtırken ''Geçmiş zaman olur ki hayalı cihan değer'' derlerdi... Heyhât!.. Hayal meyal şeylermiş... Hayalî yükler bükmede şimdi belimizi.

    Hayamızı yitirdik; ve tımarsız, kaşağısız, pusatsız bıraktık küheylanlarımızı; kılıçsız, kargısız, cevşensiz koyduk süvarileri. İkonlara gizlenmiş ruhbanlara çaldırdık ruhlarımızı. Akrep yuvalarından ecinni raksların ateşi sıçradı üzerimize. Kevn ü fesadda anılmamacasına yıktık eski ahitlerimizi, yeni ahitlerimizi. Ahdimiz haya üzerineydi, kaybettik ve ahlâkımız eskidi.

    Dönüş biletini giderken yırttık ahitleşmeye de, kutsal vadilerde nalınlarımızı ayağımızda unuttuk. Parlayan yıldızlarımızdan astroitler düştü bahtımıza. Filmin son karesiyle birlikte elif ve lam ve he de karardı. Kelamlarımızda yorulan harfler laf kılığında yağdı dünyamıza.

    Efsunlu sözlerle dolu hamayılların çörekotlarınca küçüldü ruhlarımız. Gizi çözen gecelerimiz, geceyi düğümleyen gizlerde gizlendi. Kafesinde sindirilmiş aslanlara dönünce ahlâk, avcıların tarihinde kötü figüranlar olarak anlatıldı haya; ve aslanlar kendi tarihlerini yazamadılar hiç.

    Hayamızı yitirdik; ve münzevi hayallerde eklemledik âhlarımızı birbirine, düşlere karışan hayatımızı zincir yaptık. Huzurun ak sayfalarına derunî sağanaklardan kan revan acılar gönderdik. Gazeller ve kasideler hep yitik sevdalarda döndü mersiyeye... Ağladık geceler ve gündüzler boyu, ağlayacağız aylar ve yıllar yılı...

    Haya... Aaah, en eski yitiğimiz...

    Hayadan ötesi hayal, aslı yok bir düşünce...

    Hayadan öte hayat, esası bozuk günce...

    İskender PALA 
       
    May 01

    ''Mürekkebin Derdi''

     

    Akmayan bir mürekkebin derdini bilir misin hiç ? Akmak için çırpınan, bir damla olsun kağıda değmek için yalvaran, Meşk etmek, meşk edipte yükselmek için Sema’ya durmadan Dua eden mürekkebi bilir misin ?

    Bilmezsin…
    Bilemezsin… O mürekkep ki bir “Vav” için dalga dalga kıvrılan, O mürekkep ki “Elif” olabilmek için yalvaran… Kalemi kendine Leyla bellemiş o mürekkebi anlayamazsın…

    Abdest ile varmak ister Leyla’sı bellediği kaleme… Temiz bir buluşma ister o mürekkep tertemiz…
    Bu büyük buluşma için hazırlık ister mürekkep, kaşları dimdik olsun ister, böyle ister ki her kağıda dokunuşunda

    Leyla’sı ile o İlahi harfleri hakkı ile Meşk edebilsin…
    Güzel kokular içinde buluşmak ister mürekkep kalem ile… O leyla bellediği kalem kendisine her dokunuşunda misk-i amber kokularına hasretini daha bir demlemek ister…


    Gözyaşı ister mürekkep Leyla’sını beklerken… O Leyla tutan ellerdeki gözleri bir Nur pınarı ister…
    Hiç bir söz olmaksızın buluşmak ister mürekkep Leyla’sı ile… Herşeyi lal, herşeyi “hiç” bellemek ister O an… Yalnız Leyla’sı bellediği kalemi geldiğinde konuşmak ister o siyah Nur’u ile… Onsuz tek harf konuşmaya dili varmaz…

    Ve o buluşma anında kendisini buluşturan o Vesile-i İnsan’ı bu alemden, kalem ile mürekkep arasından, Leyla ile Mecnun arasından çıksın ister…

    Mürekkep…
    Hasret kaldığı Leyla’sına kavuştuğunda dayanamaz ve her bir dokunuşda bir başka Meşk eder…
    Ve her meşkde o vesile-i İnsanı “yok” eder…




    November 09

    Ne Kadarsan, O 'KADER" sin.

     
    ''Kader Beyaz Kağıt Üzerine Süt İle Yazılmış Yazı; Elindeyse Beyazdan Gelde Sıyır Beyazı''
    N.Fazıl Kısakürek 
    Kader deyince, sizin aklınıza da, yaşayışımızla ilgisini kaybetmiş, gecemizi gündüzümüzü ciddiye almayan, ne çektiğimizi unutmuş, ilgisiz ve duyarsız, değiştirilemez ve dokunulmaz kalın ve koyu yazılar geliyor mu? Böylesine uzak ve ilgisiz bir kader, haliyle "kötü" oluyor, "zalım felek" diye anılabiliyor.
    Üzerimize bir kâbus fotoğrafı gibi iliştiriyoruz kaderi. Bizi biçimden biçime sokuyor, bize format atıyor, bizi oradan oraya sürüklüyor ama biz ona hiç itiraz edemiyoruz, tek satırını değiştiremiyoruz. Bu yüzden, hep kadere karşı direndiğimizi iddia ediyoruz. Yazgımıza karşı çıkıyoruz kendimizce. "Kırışıklık kaderin olmasın!" diyebiliyoruz meselâ. Sanki -bir şekilde olacaksa- kırışıksız halimizi kaderden kaçırıyormuşuz gibi. Ya da   "Düş yakamdan ey kader!" dercesine ilgisizliğe mahkûm edildiğimizi varsayıyoruz. Başına acılar üşüşmüş bir kız çocuğuna bakıp "ah kadersizim!" deyiveriyoruz.
     
    Belki de "Ne halin varsa gör!" vurdumduymazlığı ile yazgımızla boğuşmaya terk edildiğimizi düşünüyoruz. Hapse düşmüşsek, "kader mahkûmu" sayıyoruz kendimizi. Madalya alanın kaderle işi yok sanki... Şampiyon olanlar kadere rağmen şampiyon oluyor gibi. "Kaderin hükmü" değil altın madalyalar. Başarıdan başarıya koşan kaderini bozuyor, yazgısının kara kutusunu parçalıyor sanki. Dik duranlar alın yazısını siliyor. Burnunun doğrusuna giden, inatçı, vurdumduymaz, aldırışsız, acımaz, karagözlüklü bir adam gibi hayal ediyoruz kaderi. Tekdüze davranışlar, muhataplarını sıradanlaştırmalar... Detayları önemsememeler. Durup da bakmaz bir çocuğun gözlerinin içine... Paçalarını sıyırıp da ayağını sulara sokmaz kader... Büyük işlerin adamı, ince işlerden habersiz...Ara sıra geri dönüp de el sallamaz ardı sıra bakana... Siyah takım elbiseli. Kopkoyu camlı bir arabasıyla kalabalığı dağıtır gibi..
    Kader, yapıp ettiklerimizi de edemediklerimizi de, elimizden gelenleri de gelmeyenleri de, kazandıklarımızı da kaybettiklerimizi de hep birlikte kuşatan, sarıp sarmalayan şeffaf bir örtüdür oysa. Kader de bizimle birlikte nefes alıp veriyor. Göğsümüzün iniş kalkışlarına eşlik ediyor. Kalbimizin kıpırtılarınca kıpırdıyor. Eğiliyor gözlerimizin içine. Parmak uçlarımıza kadar dokunuyor. Elini omzumuza koyuyor usulca. Yokuşlarda bizimle birlikte yoruluyor....
     
    Ter döküyor yanı başımızda. Kalabalıkta gelip buluyor bizi. Kuyrukta beklerken yanaşıyor yanımıza. Ayağımız ka.ydığında o da kanıyor günaha. Parmakları sızlıyor bizimle birlikte. Soğukta kartopu oynuyoruz çocukça. Bizimle acıkıyor, bizimle susuyor. Seviniyor yarım çiğnenmiş çikletimizi yeniden bulduğumuzda.
     
    Yo, yo, öyle uzak değil bize kader. Öyle habersiz geçmiyor yanımızdan. Öyle kaygısız değil dertlerimize. Güneş ne kadar uzak görünür bize. Oysa, göz bebeklerimizin tâ içine sızmaktadır, tenimizin her noktasına dokunmaktadır. Güneş ne kadar kaygısız durur kederlerimize. Oysa, her ışıltısı sevinç bahşeder gönlümüze, göğsümüze. Ne kadar da küçümser gibidir hayatımızı güneş. Oysa, her köşeye, her kıvrıma, her gölgeliğe ve aydınlığa sarılıverir. Sıcacık. Bu kadar!" dediğimiz her köşede bekler bizi kader. Nefeslerimizi kesen "Buraya kadar!"ların eşiğinde tebessümle bakar bize kader.
     
    Kaderden ayıracağımız, ayıklayabileceğimiz bir şey yok ki... Kaderin bize ilgisiz kaldığı bir an yok ki.. Dediği gibi şairin: "Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı; Elindeyse beyazdan gel de sıyır beyazı."  Beyaz kâğıt ne kadar canlı ve somutsa elimizde, "sütle yazılan yazı" o kadar taze, o kadar sıcacık. Beyazlarımızın hepsi sütün içine akıyor. Süt, beyazlarımızın hepsini içinde ağırlıyor. ..
                                          
     
    Kırışıksızlık kaderden kaçırılmış bir şey değildir meselâ. Kırışıklığı düzeltecek ilaç bulma becerisi de kaderin içinde. Herkese rağmen sivrilip ayakta durmak da, direnip sağ kalmak da kaderin hükmüne dahil. Şampiyon da mahkûm kadar "kader mahkûmu". "Kitabın anası benim yanımda" diyor Rabbimiz. "Dilediğimi değiştiririm, dilediğimi sabit bırakırım." Hakkımızda, kaderimizi bile değiştirebilir sandığımız bir kaderin takdir edilmesi ne kadar sabitse, değiştiremeyeceğimizi sandığımız sabit kaderlerimizin de değiştirilebilirliği o kadar sabit.
     
    Sabit olan O'nun dilemesiyle değişebilir; değişebilen O'nun dilemesiyle sabitleşebilir. Ne olursa olsun, hep O'nun dileme sınırları içinde yürüyoruz. Yazgının anası, kaderin aslı O'nun dilemesidir. Olan olmuşsa, O'nun dilediğidir. Olmamışsa, O'nun neyi dilediğini bilemeyiz. Dilemesini bekleriz. Öyleyse, ne unutulduk, ne gözden çıkarıldık ne de bir yazının soğukluğuna mahkûm edildik. Kader hep bizimle akıyor. Bizimle yazılıyor. Bize O'nun dilediği kendi dilediğimizce yazılıyor. 
     
     
    Şu anda ‘yazı’nın tam ortasına bakıyorsun. Sen ne kadar titriyorsan ‘yazı’ da o kadar…
                                                         
    August 31

    Seni Sana Çağırıyor Ramazan.

    Ne azabına dayanacak halim,nede rahmetinden mahrum kalmaya mecalim yoktur..
    Vefasızlık edip senden uzak kalsamda, halim sensiz edemeyeceğini haykırmaktadır..
    Vefasızlığım nispetinde değil ihtiyacım nispetinde senin lutfuna talibim..
                                                                                       YARAB!!!
    Hoş geldin Sultanım!  

    Hoş geldin ateşim, yangınım, külüm. Ateş oldun. Avucumda tutamadım seni. İçime düştün. Kalbimin karasına çaldım kor yüreğini. İbrahim [as] gibi gülden ateşlere düşürdün canımı.
    Ey "kavurucu ateşim" akla beni, yak kirlerimi. Ey yangınım, sen başkalarına sakla serinliğini, küle çevir bedenimi, benliğimi.
    Bir yangın yeridir Ramazan. Yüreğinin taraçalarına ötelerden kıvılcımlar sıçratır. Alnına göklerin sıcağını düşürür. Secdelerce ısınır yüreğin. Ilık yağmurlar üşüşür tenine. Rahmetle ıslanırsın. Merhamet denizinde yıkanırsın. Ezelde ruhuna dokunan kutlu sesin yankısı yeniden erişir kulağına.

    Hoş geldin yolum, yoldaşım, menzilim.

    Yol oldun ruhuma. Dünyanın telaşından çekip aldın beni. Kalbimin serin vadisine taşıdın nefsimi. Beni benimle yeniden tanıştırdın. Yûnus [as] gibi denize attın, geceye bıraktın, balığın karnına soktun nefsimi. Kuraların hepsi bana çıktı. Nasıl da tanıdın "efendisinden kaçmış köle"yi? Ey yoldaşım, kötülerden sakla beni. Yolda bırak nefsimi. Bedenine konuktur Ramazan. Tenine yeniden ruh üfler gibi sessizce gelir, sessizce gider.
    Derin bir nefes gibi dudağından kalbine müjdeler yollar. Benliğin kabuğunu kırar, bencilliğin göğsünde yaralar açar. Seni sana bitiştirir. Maddenin labirentlerinde kaybolmuş ruhunu kardeş ruhlarla yeniden buluşturur, yeniden barıştırır.

    Hoş geldin ay yüzlüm, hilâl kaşlım, sevgilim.

    Can oldun tenime. Yeryüzünün cezbesinden kopardın beni. Göklerin temâşasına kaptırdım gözlerimi. Yüzümü kutlu aynalarda seyrettim. Rüyânı görmek için Yûsuf [as] gibi kuyulardan topladım hücrelerimi. Ey göklüm, yanına al beni. Yüz üstü bırak kibrimi, bencilliğimi.
    Zamanın kutsanışıdır Ramazan. Hilâlin dokunuşuyla zaman mekana galip gelir. Kutsallık yörene gelir, yanına varır, eline doluşur. Sen onu arayıp bulmazsın, o seni bulur ve kucaklar. Sanki kıble sana yönelir. Sanki seccaden alnını öper. Sanki Kâbe sana yanaşır. Sanki En Sevgili [asm] evine konuk olur. Nereye gidersen git, yanında kalır Ramazan.

    Hoş geldin bahar kokulum, çiçek tenlim, deniz gözlüm.

    Kabrimden kaldırdın beni. Adımı kazıdığım taşları kırdın. Sesimi yutan uçurumları uçuruma attın. Beni bana kattın yeniden. Sonsuzluğun müjdesini dokundurdun tenime. Bir İsâ [as] nefesi gibi dürttün kalbimi uykulardan. Ey gülüm, kokunu ver ruhuma. Uzaklara at cesedimi.
    Bir uyanıştır Ramazan. Açlığın incelttiği bedeninde ruhuna daha çok yer kalır. Benliğin kabından çıkarsın, kutsiyetin Kâbe'sine varırsın. Bencilliğin kafesinden kurtulursun, meleklerin kanatlarına tutunursun. Yetimlerin gözlerindeki eşsiz sevince mimar olursun. Yoksulların gönlünde taş üstüne taş koyarsın. Ellerin kalbine değer ilk kez. Mûsa [as] gibi göğsünde "yedi beyza" taşırsın. Aklanırsın, arınırsın, kutsanırsın.

    Hoş geldin tatlı sözlüm, gül yüzlüm, sultanım.

    Bak, nasıl da uslandım. Sözüne kandım. Bakışınla yıkandım. Hamdım, piştim, yandım. Huzuruna vardım. Yaralarımın hepsini kanattım. Hasretlerimin hepsini avuttum. Teselline susadım. Yüzüne acıktım. Orucunu tuttum. İftarına muntazırım. Yâkub [as] gibi gömleğinin kokusuyla açtın gözlerimi. Ey âl yanaklım, "hümeyrâm", yüzünü değdir yüzüme. Sözünün meltemine savur benliğimi.
    Ne güzel terbiyedir oruç. Seni nefsinin karşısına koyar. Bedeninin kabuğuna derin çizikler atar. Teninde gül kokulu yaralar açar. Yüreğine fısıldar: "Sen sana ait değilsin!" Mideni boşalttıkça, kalbini doyurur. Ötelerden gelen kutlu bir kervan olur; seni kuyuda bulur, cennet karşılığı Sahibine satar.

    Hoş geldin bi'tanem, nur tanem, nar tanem.

    Tut saçlarımdan kor gözlerinle.
    Ellerimi yu ellerinin ateşinde.
    Yüreğimi rehin tut sevdânın tenhasında.
    Yanımda kal, benimle kal, bana kal bütün bayramların arefesinde.
    Seni sana çağırıyor Ramazan.....



    August 13

    EN GÜZEL YASTIĞIN NEDİR?

    ''En güzel yastığın nedir?” diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz “yarın” derdim. Yastık… Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık… Gözlerimi kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın… Bugünün telaşlarını savurup fırlattığım loş uçurum. Yarın.. Bugünün ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk.

    “Nasılsa yarın var!” deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor değil miyiz? “Yarın yaparım!”
    deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı, yeteneklerimizi, hasılı varlığımızı çekiyor değil miyiz?
    Kapatmıyor muyuz gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye? Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var diye?
    Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske takıyoruz bugün. 
    Nasılsa yarın telafi ederim diye.
     
    Çekmiyor muyuz ellerimizi en ciddi işlerin eteğinden daha zamanı gelmedi diye?
    Alıp gölgemizi her akşamın hüsranına yatırmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi, ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan, elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz?

    Yastığımızdır yarın. Alıp başımızı gittiğimiz isimsiz, sınırsız, kuralsız, tanımsız ülkemiz. Aklımızı başımızdan alıp götüren uykumuz. Bugünden kaçışın saydam, sessiz, itirazsız suç ortağı, sırdaşı. Gözümüzü bağlayıp bize habire sayılar saydıran saklambaç arkadaşımız. Sürekli bizi körebe eder yarın. Bizi topal bırakır. Bizi sığlaştırır. Bizi yok sayar. Kendi kıyılarımızdan çeker yüreğimizin inci mercanını. Kentin kuytularında nefesimizi boğuyor, sözümüzü kekeme ediyor.

    Yo, yo, suç yarının değil. Yarının ayağımıza gelir gelmez adını “bugün” diye değiştirdiğini unutan bizlerin suç. Yarınlara güvenip de bugünü eğretileştirirken, yarınların birinde kendisine geniş zamanlar düşeceğini hayallerken, “dün”lerde “yarın” diye idealleştirdiği bir “yarın”ı daha elinin tersiyle ittiğini fark etmeyende suç… Bizde!

    Şairin dediği gibi “yarın artık bugündür.” Yarın diye beleyip beslediğimiz, hayallerimizle emzirdiğimiz o gelecek
    günler, o bitmez zamanlar, o geniş zamanlar gelir gelmez, kendimizi içinde sıradanlaştırdığımız bir “bugün” oluveriyor.
    Yarına ideal yükleyenler, gelen yarının adı “bugün” olduğunda, bütün idealleriyle o günün sabahında var kılmaları gerekir kendilerini.
     
    Hayallerini yarınlara güvenerek erteleyenler, yarınlar sıra sıra gelip “bugün” olarak ellerine ayaklarına vardığında, her şeyi bir kenara bırakıp el üstünde tutmaları gerekir bugünü. Sanki son günleriymiş gibi, sanki başkaca ve bir daha yarın gelmeyecekmiş gibi, ruhlarını damıtıp bugünün imbiğinde damıtmaları gerekir yarın sevdalılarının.

    Sahi, bugüne kadar kim “yarın” gerçekleştirmiş başarısını? “Yarın” ödev yapan öğrenci oldu mu acaba? Yazısını “yarın” yazmayı başaran bir yazar olmuş mudur?
    Hayır, hayır, içimizden hiç kimse “yarın”ı yaşamadı, yaşamıyor, yaşamayacak. Yarınların hepsi bugün oldu, oluyor, olacak… Bugün’e kendini yakıştıramayan, yarınların hiçbirinde gününü gün edemeyecek.

    İmrendiğimiz o başarı öykülerinin hepsi kahramanlarının “bugün”ünde gerçek oldu. Bir ömre rengini, istikametini veren kritik kırılmaların hepsi sıradan bildiğimiz herhangi bir saatin içinde olup bitti. “
    Yarın”a, “az sonra”ya, “hele dur, zamanı değil!”lere yaslananlar, “bugün”lerin içinde siliniverdi, “şimdi”nin kalbine can olamadı, “an”ın göğsünden çekildi.
     
    Hiç dokunmadan geçtiler zamanın içinden. Hiç yaşamamış gibi sürüklendiler bugünden yarına..İspat etmemi ister misin? Ben de bu kısa yazıyı sürekli “yarın”lara erteledim. Ama sonunda oturdum ve yazdım.
    Ellerimi bilgisayarımın tuşlarına bağladım, koltuğumda hapsettim gövdemi, kalbimi bu satırların karasına mahkûm ettim. Yazıyı, “bugün” yazdım, “şimdi” bitirdim. Sen de “yarın” okuyamayacaksın bu yazıyı.
    Eminim “bugün” okuyor olacaksın…

    Bugünü uyanık geçirmek istersen, “yarın” yastığını başının altından çek, sevgili zamane..!!!
                                                     
                                                              Senai DEMİRCİ
    June 12

    AĞLAMAKTAN KORKMA GÖZÜM

    Gözyaşım,
    Dizeler güzeli dedim sana inci inci, ve güzeller incisi koydum adını dizi dizi… Yabanlara gönderdiğimsin hem akın akın, hem canımı verdiğimsin uzak yakın… Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek için sakladım seni… Kirpiklerimi süpürge ettim; sultanlar ayağına düşürmek için tuttum ve bırakmadım seni.
    Gözyaşım,
    Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün… Söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çağların yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken; zamanından geriye düşmüş acılar için, mânâda biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda ve Güzeller Güzeli'nden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın… Hep sen vardın…

    Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.

    Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya… Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya…Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya… Aşıka göre cennet olur cinnet ve kendi gözyaşında boğulur akıbet…

    Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler… Fazilettir, diyettir… Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

    Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşı anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âşıkın, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşıyla ıslanır nisan. Bir kere ölür de kahır yüklü savaşlarda nice aylar batar ve Filistin'de sapanlar çakıl taşları, takaroflar kurşun yerine gözyaşı atar. Ceylanları âmâ düşürünce avcılar, avcıları ceylanlar vurur, ve hamuru sevdaların, gözyaşıyla yoğrulur. En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocukların salıncaklarına, gözyaşı şefkat olur.

    Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa tomur tomur mercandır; ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.

    Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır…Ve damla damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır.
    Tohumu eken bilir, Göz yaşın döken bilir..Gül kadrin diken değil, Çileyi çeken bilir..

    Ve ey gözyaşım,
    Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git… Bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan coşkusuyla gel, geleceği savaşa mecbur annelerin korkusuyla git… Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git…Bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel, ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git. Yalınkalem savaşlara meftun acılarla gel, pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git…

    Ve ağlamaktan korkma gözüm.............!!
     
    June 03

    YÜREĞİM SENİNLE MÜHÜRLENSİN

    Aradığım sendin güle dönerken şafaklar, küllenirken akşamlar…
    Gül kızıllığında müjdeler aradım ebrulî bulutlardan hüzme hüzme süzülürken ışıklar.

    Çöl benim içimde, acı benim içimde. Mecnun’un, geceler ve gündüzler boyu Leylî iniltilerini bir ney gibi dinleyen kum taneleri ayaklarımın altında ateş ateş çoğalırken, geceyi özlüyorum.
    Gecelerde dolunaylar gibi doğasın diye ufkumda yâr!
    Çölün sessizliğine düşerken yıldızlar, yüreğimin kuytularına serinlikler insin cennet cennet ne olur! Bir aslan avcısının çölün hür ufuklarında geceyi yorumlayıp da, “Ebedi ve ezeli Sevgilinin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağını anladım.” deyişi gibi ben de gönül semalarımda yıldız yıldız beliren mühürlerine bakıp seni yaşamak istiyorum içimde ey sevgili!!!
    Benim için her gül yaprağında sen, her yağmurda sen, her rüzgârda sen… Varlığım seninle…
    Zamana senin adınla mühür vuruyorum. O mühürler ki, zamanın sonsuza uzandığı yerde ancak yine senin adınla açılır, yine senin adınla okunur.
    Gönlümün gaflet çölünde perişan düştüğü demlerde hasretimi affıma ferman say da ne olur ötelerin tütsüsüyle yeni mühürler vur yüreğime. Zaman ırmağının donduğu ötelerde de açılacak sonsuza uzanan yeni mühürler.
    Yüreğim seninle mühürlensin.
    Resim
    Adım, adınla bilinsin yâr! Adımlarım ne yana dönse sana olsun. Ki, sen her yanımdasın.
    Biliyorum şah damarımda akan kan, daha yakın değil bana senden.
    Yakınlığın gül tadında yanmaksa eğer uğruna, ne olur beni de yak yaprak yaprak aşkınla. Bin kerre bozduğum tövbelerden sonra yeni baştan yazılsın gecenin en mahrem saatlerinde aşk kitabım. Kitaplar kitabından nasibime ilkin nasıl adın düşmüşse, yine öyle adınla başlasın satırlar. Nice gönlü bin parçaya bölen Züleyha bakışlı güzellerin aşk sayfaları rafa kaldırılsın Yusuf kanatlarıyla.
    Titreyen dudaklarımdaki son mühür, son isim, son çağrı son tat adın olsun…
    Bunu affıma ferman bilirim.
    Sen varsan yâr, her şey bana yâr!
    Vücut zindanında sana müştak gönlüm nice baharlar yaşar adınla yağmur yağmur, demet demet.
    Mısır’a sultan olmak değil mi ki ışığa hasret köhne zindanlardan geçiyor, beni de nefsin zindanında esarete mahkûm bir Yusuf say da, arındır ve sonra da kavuştur özgürlüğüme yâr!
    Bilirsin, özgürlüğüm, sana tutsaklığımdır.
    Arzuların kör kuyusuna benim de atılmışlığım vardır. Ne olur beni de Yusuf’lardan say, yolla ümit kervanlarını, sal rahmet kovanı. Ufkum senin rahmetinle şenlensin.
    Göz sahillerimde dalgalar senin adınla coşsun.
    Tesellim; hasretimdir, gözyaşımdır, umudumdur…
    Bulut bulut dolan yüreğimden sana akıtıyorum gözyaşlarımı yâr! Önce adın, sonra adımlarım… Ben bir gelirken sen iki gelensin. Benim için bana benden daha çok yönelensin.
    Çağları aşan çağrılarınla günü beş parçaya bölerken, ne olur her parça benim için bir altın dilim olsun secde secde sana yönelişlerimle…
    Resim
     
    May 30

    AŞK KASİİDESİ

    Önce âşık bülbülün kalbinde fermân oldu aşk, Sonra Güller Şâhı’nın şevkiyle îlân oldu aşk!.. 
    Duydu hiç yokken, o an, var oldu bin bir kâinat, On sekiz bin âlemin tahtında sultân oldu aşk!..
    Rûhu, rûhundan cemâlin, aldı bir kutsî nefes, Ölse topraktan bedenler, ölmeyen cân oldu aşk!..
    Kâkülünden, gamzesinden, oldu zâhir en güzel,En güzelden doğdu sevdâ, câna cânân oldu aşk!..
    Her gönül, aşkınla ey Gül, bir muazzam Kâbe ki,Köşk-i cennetten dahî on kat mutantan oldu aşk…
     
    Tüm melekler kaldı âciz sevginin târîfine,Verdi esmâdan haber, varlıkta insân oldu aşk!..
    Tâ ezelden tâ ebed, bir yolculuktur başladı,Şâhidiz; «kālû belâ»dan gözde al kan oldu aşk!..
    Terletirken cilveler; yıldız, güneş, ay damladı,Döndü etrâfında her gün yâre devrân oldu aşk!
    İşvekâr oldukça cânan, «ben» denen bir hâl ile,Gün yüzünden dâimâ akşam-sabah zan oldu aşk!
    Aklı mağlûb etti, mecnûn etti kirpik temreni,Sanki yaydan fırlayan oklarla akrân oldu aşk!..
    37vo4
    Çattı kaşlardan duvar, zorlaştı bakmak göz göze,N’eylesin cennette Âdem, gönle hicrân oldu aşk!..
    Ayrılık, âh ayrılık; dünyâyı zindân eyledi,Âşığın gönlünde her gün mum ve şamdân oldu aşk!
    Çıktı yangın; nâr-ı gurbet yakmasın, sönsün diye,Sönmeden pervâneler, kül etti, volkān oldu aşk!..
    N’eylesin, hıçkırdı, gül derdiyle yer-gök durmadan,Hem bulutlar, hem pınarlar taştı ummân oldu aşk!..
    Testi bayrâm etti bundan, tüm kadehler doldu hep,Bir yudum sarhoş ederken kendi mestân oldu aşk!

    Daldı meclis, bir ömür efsâneden efsâneye,Artık anlatmakla bitmez, dilde destân oldu aşk!..
    Her kalem, her hokka, her kâtip, onun emrindedir,Yâre dâir söz için tuğrâ çeken şân oldu aşk!..
    Dendi aşk ufkunda olmaz başka bir tâcın işi,Arş’a dek, her rütbenin üstünde unvân oldu aşk!
    Çünkü mâşûkuydu Hakk’ın Can Muhammed Mustafâ,İnciler yağdırdı gökten, çölde nîsân oldu aşk!
    Lâleler yetmez deyip sümbül, karanfil, yâsemen,Hem gelincik hem de nergis hem de reyhân oldu aşk!
    37vo4
    Hak katından öyle rahmet oldu Cennet Goncası,Yemyeşil bağlar kurup bin bir gülistân oldu aşk!
    Yer ve gökler açtı pancur, Gül için gündüz gece,Hem güneşten hem de aydan çifte seyrân oldu aşk!..
    Baktı, tekrar baktı, tekrar baktı, tekrar baktı ve,Misli aslâ yok deyip, hep baktı hayrân oldu aşk!...
    Sonra ashâb oldu candan, her nefes Sıddık gibi,Hem Ömer, Osmân, Alî nâmında kurbân oldu aşk!..
    Bir alâmet olsa lâzım, yağdı Hak’tan mûcize,Kalbi tam tatmîn için binlerce burhân oldu aşk!

    İsmi, hâs ismiyle Allâh’ın yazılmış yan yana,Arş’a müstesnâ şahâdet, arza îmân oldu aşk!..
    Vedduhâ, Tâhâ, Elif-Lâm-Mîm’i çöz, Yâsîn oku,Her muammâdan sekiz kat ilme irfân oldu aşk!
    İşte rahmet! Sardı Peygamber garîbin gönlünü,En zayıf idrâk için en güçlü iz’ân oldu aşk!..
    Ey Nebî, Sen burda yokken, kardeşin Nûh ağladı,Ağlatan küffâr için bir anda tûfân oldu aşk!
    Sen duâ oldun Halîlullâh’a, derhal söndü nâr,Ey Habîbullâh o gün, gülzâr-ı Rahmân oldu aşk!..
    37vo4
    Oldu hikmet bahçesinden bir güzellik Yûsuf’u,Duydu Güller Şâhı kimmiş, bir bezirgân oldu aşk!..
    Can verir uğrunda her varlık Züleyhâ’dır Sana,Göz denen Yâkûb için feryâd-ı Ken’ân oldu aşk!
    Oldu illâ yâri görmek isteyen Mûsâ-yı Tûr,Sonra şânından Sen’in, Dâvud, Süleymân oldu aşk!..
    Hem Zebûr olmuştu anlatmak için ey Gül, Sen’i,Hem de Tevrât oldu, İncîl oldu, Kur’ân oldu aşk!..
    Yükselip Allâh’a göz göz Sen ki oldun en yakın,Kutlu ardından Sen’in mîrâca kervân oldu aşk!

    Ey tabîbim, hasretindir can yakan tek hastalık,Başka hiçbir gam-keder yok, çünkü Lokmân oldu aşk!
    Çünkü ey Mutlak Devâ, âlemde Âdem’den beri,İçti feyzinden Sen’in her derde dermân oldu aşk!
    Müjdeler saçtın, ümitsizlik boğarken ruhları,Tevbekâr oldukça kul, bambaşka gufrân oldu aşk!
    Kâ‘b için hattâ, ne devlet oldu methetmek Sen’i,Hem ne devlet, şâirin omzunda kaftân oldu aşk!..
    Na’t elinden buldu derman Bûsirî bir felç iken,Böyle ulvî bir şifâdan yol ve erkân oldu aşk!..
    37vo4
    Lafza sığdırmak ne mümkün mâverâî vasfını,Şerh için, tefsîr için insâna ihsân oldu aşk!..
    Bunca dillerden, lügatlerden, şiirlerden öte,Bir de Allâh’ın özel methiyle dîvân oldu aşk!..
    Kışta dil dil lâl edip âhir zamân ağlatsa da,Sen tebessüm eyledin Ravza’nda handân oldu aşk!..
    Ellerinden öpmenin şevkiyle yangın ümmete,Beş vakit Sen’den su serpen bir şadırvân oldu aşk!..
    Kubbelerden taştı... aşkın her makāmından ezân,Secdeden yükseldi, câmîlerde eyvân oldu aşk!..

    San’atından hissedardır muhteşem mâmûreler,Başka hiçbir harcı yoktur, Sen’le umrân oldu aşk!..
    Canda aşk olmazsa her şey dilde bomboş lâf olur,Çünkü Ahmed mührüdür, gökten hükümrân oldu aşk!
    Var ve yokluk bir izâfettir, bütün varlıklara,Hakkımızdan pay değil, lutfunla imkân oldu aşk!
    Öyle kıymetlendi ey Öz, bastığın taşlar bile,Olduğun yer, inci-cevher doldu, dükkân oldu aşk!..
    Meyli hep sonsuzdu ancak Sen ki geldin burlara,Geldi derhâl ey Nebî, en önce mihmân oldu aşk!..
    37vo4
    Dardı dar dünyâda ilkin, sonra Sen varsın diye,En mübârek, en geniş, en canlı meydân oldu aşk!..
    Gökte gezgin, yerde seyyah, gezdi tek tek varlığı,Her mekândan ayrılıp kalbinde iskân oldu aşk!..
    Dün Sen’in nûrunla ey Yâr, âdetâ bir renk idi,Şimdi gurbet mevsiminden, onca elvân oldu aşk!..
    Tek rüyâmızdın bizim, gördük, uyandık uykudan,Hamdülillâh ey Efendim, Sen’de âyân oldu aşk!..
    Zor geçitler var diyorduk burda lâkin, çok şükür,Merhamet öğrendi Sen’den gönle vicdân oldu aşk!

    Durmadan dönmekte dünyâ, ey Ziyâ, sevdâ ile,Sohbetinden; dosta yâver, yâre yârân oldu aşk!..
    Sen ne söylersen, ne istersen hemencek cân atıp,Önde hizmet etti, her takdîre şâyân oldu aşk!..
    Hürmetindendir bu rahmetler bu nîmetler bütün,Acze düştük dâimâ minnet ve şükrân oldu aşk!..
    Her hümâ çırpar kanat, çevrende, ankālar uçar,Hüdhüd üslûbunda, bülbül tarzı aksân oldu aşk…
    Koştu; cânından aziz dost oldu ey Cânan Sana,Öyle sonsuz bir muhabbet tattı, ihvân oldu aşk!
    37vo4
    Ektiğin münbit başaklar etti zümrüt her yeri,Bin verip her tâneden, eylülde safrân oldu aşk!
    Sundu âşık son hasat vaktinde can mahsûlünü,Yâ Rasûlâllah, Sen’in uğrunda harmân oldu aşk!
    Âh Efendim, aktı gözler, öyle çok yaş döktü ki,Bağrı çöllerden beter, nemsiz beyâbân oldu aşk!
    Âh Efendim, kimse bilmez mahşerin ahvâli zor,Orda Sen’den ayrılık korkuttu, giryân oldu aşk!
    Yâ Rasûlâllah şefâat, yâ Habîballah medet,Yâ Nebiyyallâh aman, hasrette efgān oldu aşk!..

    Sen ki etmezsen nazar, nâçâr olur kullar yarın,Burda zâten yandı âşık, yandı külhân oldu aşk!..
    Ey Nebî, tatmak nasîb olmaz mı vuslat hazzını?Biz harâb olduk bu sahrâlarda vîrân oldu aşk!..
    Sen demişsin müjdeler olsun gariplerden yana,Sardı her yandan gariplik, bir garîbân oldu aşk!..
    Âh Efendim, söylemek her hâli bilmem doğru mu?Sustuğum an, âh u zârımdan perîşân oldu aşk!..
    Ey Süreyyâ, yükselip yerden kavuşsam tam diye,Ben buhûr oldum, tamâmen bir buhurdân oldu aşk!..
    37vo4
    Her pınâr, ey Gül, kerem kıl, dallarından çağlasın,Çağlayan şebnemlerinden bir gülâbdân oldu aşk!
    Kâtip olmak bir şeref, yazdır Efendim şâire,Kimse aslâ sanmasın yalnız gazelhân oldu aşk!..
    Aynalar nûrunla parlar, nûru seyrân ettirir,Nûra erdirmekte artık, baş danışmân oldu aşk!..
    Mor karanlık içre hurşîd oldu aşkın mü’mine,Sırt dönen kâfir için nûr içre zindân oldu aşk!..
    Tâc edip bilmek ve bildirmekte yüksek kadrini,Rûhu çarpık, yan bakan düşmâna düşmân oldu aşk!

    Sen Bedir’deyken, hemen gökten melekler yağdırıp,Şirki mağlûb etti, etrâfında kalkān oldu aşk!..
    Sen Uhud Harbi’nde zor anlar yaşarken ağladı,Fırlayıp meydâna derhal zulme tırpân oldu aşk!..
    Çıktı Hendek Harbi, düşman geldi işgāl etmeye,Anda bir şahlandı, müthiş bir küheylân oldu aşk!
    Hayber’in fethinde tam Haydar kesilmiş bir emir,Mekke’nin fethinde meşhur bir kumandân oldu aşk!
    Çok çetin, zor bir Tebük derdiyle ettin imtihân,Nefsi mağlûp eyleyip emrinde hâkān oldu aşk!
    37vo4
    Yâ Nebî, emrinde, şefkatten fetihler başladı,Sevgisiz dünyâ için en mûteber hân oldu aşk!
    Hakk’a her an büktü baş, mensûb olup ahlâkına,Nerde bir mâsum ve mazlum duysa biryân oldu aşk!
    Hor-hakirlikten tutup çektin bütün insanlığı,Her yetîmin titreyen göğsünde yorgan oldu aşk!
    Bir denî dünyâya tutsak olmasın kullar, dedin,Her kulun, âzâd için boynunda urgan oldu aşk!..
    Bağlılık Allâh’a ancak bağlı olmaktır Sana,İşbu gerçekten sapan isyâna isyân oldu aşk!..

    Çok günahkârız, hatâmız çok, Efendim, rahmet et,Öyle mahcûbuz ki, bizden fazla pişmân oldu aşk!..
    Mûtenâ, hoş bir gönül sunmak için ey Gül Sana,Hem dokuz kat gökle hem toprakla yeksân oldu aşk!
    Bastığın sonsuz eşikten yer öpüp geçmek için,Her fedâkârlıkta maksat buydu, candan oldu aşk!
    Bunca sözden yâ Rasûlâllah murâdım ilticâ,Yoksa hâlâ en güzel vasfında noksân oldu aşk!..
    Zâten âcizdim Efendim, âcizim hâlâ yine,Gönlü bülbül eyleyip ancak duâhân oldu aşk!

    Başka irfânım ve ilmim yok, garip Seyrî gibi,Âşığım, sevdâlıyım, rûhumda mîzân oldu aşk!
    Sen ki doğdun kalbe ey Gül, oldu can-ten hep fedâ,Başka bir mânâ değil en tatlı bir ân oldu aşk!..
     37vo4
     
     
    April 08

    Yusuf ile Züleyha ''Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün''

     '' çok zordu yusuf'u görmeyen gözün züleyha'yı anlaması !!
       çok kolaydı yusuf'u görmeyen gözün züleyha'yı kınaması !! '' 
     
    “Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.”
    A’raf, 176
     
    Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.
    Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.

    Sözün yaratılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Âdam, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

    Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.
    Söz de,aşk da,ne benim ne senin.
    Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,
    ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,
    mayıs gülü,ışıklı nisan yağmuru ne kadar Allah’tansa,
    mülk gibi söz de ve aşk da O’ndan.

                     

    “Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsan da,
    beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,
    hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, “gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.
    Değil mi ki her şey O’ndan,
    gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.

    İnsan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icrabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.

    Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığı yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.

    Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir :

    Bir çiçeği, bir kuşu,denizi, yağmuru,
    gökyüzünü, yazıyı,yazıyı yazanı, kalemi tutanı,bir yaratılmışı hasılı.

    Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u sevdiğini zannedebilir.Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

            

    Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkânsız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.

    Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlerde bundan böyle. O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.

    Küçük bir biliş farkı.Mülk gibi aşk da Allah’tan.
    Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.Tenin de O, canın da O, cismin de O.

    Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

    Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.

           

    Züleyha ki Yûsuf’u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecellâ eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri sûretten nura yükselirken diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti.

    İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kader, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.

    Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime’sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun. ..

                                                                                           Nazan BEKİROĞLU                                    


    March 31

    Vefayla Kal CAN !!!


    Ayrılıklar geceye benzer. Bütün yarınlar da sabaha can!
    Geceye az kaldı. Ayrılık, gelini götürmeye gelen düğün alayı gibi kapımızda. Kimler ayrılmadı ki canından.
    Ayrılığı, cennetten ayrılan Hz. Adem'e sor. Tufan'da oğlunu dalgaların pençesinde bırakan Hz. Nuh’a,
    Yusuf'u için inleyen Hz. Yakub’a, içindeki ejderle boğuşan Züleyha'ya,
    yüreğinin sesini susturmak için bileğiyle dağları oyan Ferhad'a,
    Şems için kavrulan Mevlâna'ya, binlerce evlâdını gurbete gönderen Anadolu'ya, en çok da Resulü'nü Medine'ye gönderen o kutsal diyâra, hasılı gidenin ardından bakıp kalanlara, ocak gibi yananlara sor.
    Geride kalan, hep inleyendir ana misali, can! Giden hep yârdır, ‘can’dan ‘can’dır.
    Her şeyi alıp götüren de ‘o’dur, götürdüklerinin iki mislini geride bırakan da...
    Giderken arkada bıraktıklarına son bir kere bakıp da öyle gitmeli insan.
    Yaşadıklarını, paylaştıklarını gönül heybesine yerleştirmeli. Paylaşılan andır, zamandır, dönüşü olmayandır.
    Paylaşılan hayattır can...!!!!   Vefâlı olmalı insan. Vefânın dersini Kur'andan; âlemlerin muallimi,
    Gönüllerin Sultanı'ndan, O'nun nurlu ashâbından almalı.
     
     1azx1                  1azx1                   1azx1                      1azx1                     1azx1
    Olmalı insan, önce kul olmalı. Olmadan evvel ölmeli, ölmeden önce olmayı tamamlamalı. Nasıl mı olmalı?
    Hak dostları gibi vefâ kahramanı olmalı. “Vallahi O söylüyorsa doğrudur.
    Ben O'nun verâların verâsından haberler getirdiğine inanıyorum.” diyen, sadakat ve vefâdan bir lâhza ayrılmayan Hz. Ebubekir gibi olmalı.
    Allah Resulü’ne; “Kendisinden meleklerin bile hayâ etmekte olduğu bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?”
    sözlerini dedirten, an-be-an bütün mahlûkâta edebiyle vefâlı olan Hz. Osman gibi olmalı.
    Vurulduğunda yarasının ağırlığıyla baygın yatan,
    Eğer daha ölmediyse, onu namazdan başka bir şeyle ayıltamazsınız.” sözlerinden sonra namaza çağrıldığında küheylanlar gibi “Namaz vakti mi?” diyerek yaralı bedeniyle kan revan içinde şahlanan,
    namaza vefâlı Hz. Ömer gibi olmalı.
    “Perde-i gayb açılsa, yine de yakînim azalmaz.” diyerek, vefâsını kâinata haykıran,
    evliyâlar babası, yiğitlerin şâhı Hz. Ali gibi olmalı.
    Vefâ, sadece ‘has’ların vasfıdır can! Nisyan -unutmak- ise ‘ham’ların...
    Bedene tutsak olmuş hoyratların nasibi yoktur vefâdan. Gönlümüzün kitabında;
    “Bize bir defa selâm vereni kıyamete kadar unutmayız.” düstûru kayıtlıdır.
    Biz dersimizi; “Kabrimize gelip, bir defa Fatiha okuyanlar kıyamete kadar bizimdir.
    İmânlarını kurtarmadan ölmesinler, ömürleri boyunca fakirlik görmesinler.” diye dua eden, hâlâ büyük bir vefayla Üsküdar'da dostlarını ağırlayan Aziz Mahmut Hüdâyî’den almışız.
    Nice vefâ kahramanının mânevî huzûrunda hürmetle, edeple selâma durmuşuz.
     1azx1                     1azx1                   1azx1                  1azx1                   1azx1
     
    Dostlarını daima vefâ ile hatırla can...!!! Arayan sen ol, bulan sen; tanıyan sen ol, kucaklayan yine sen.
    Kula vefâsı olmayanın Hakk'a vefâsı olmaz. Git ki, vefanın ter ü tâze hüküm sürdüğü yeni bir hayata başla...
    Haydi daha fazla durma karşımda. Kurşun gibi bir anda al, ellerini benden. Su gibi aksın ellerin ellerimden.
    Yüreğini yüreğimde, gözlerini gözlerimde bırak da git.
    Beklemeden, bir kelime bile etmeden git. Canımı canımdan kopar da git.
    Giderken son bir defa Hakk'ın selâmını esirgeme benden. Arkada kalanın gözü yaşlı olur, yüreği yufka, gönlü ince.
    Ben, içimdeki korla, bağrımdaki volkanla, öylece dağ gibi arkanda kalayım.
    Yapayalnız hecelerde kaybolan ben olayım. Sen sağlam adımlarla yarınlara yürürken, yıkılan ben olayım.
    Gülen sen ol, ağlayan ben.... Yeşeren sen ol, sulayan ben.... Bana saplansın paslı mızrakların ucu, sana dokunmasın...
    En çılgın isyanlarını, savaşlarını, sırlarını gittiğin diyarlara götürme. ..
    Kötüye dair ne varsa benim yanımda kalsın. Benim avuçlarıma bırak.
    Ben onları dua dua ak kanatlı kuş gibi göklere uçurayım.
    Benim payıma; ilâhî dergahtan, ayrılık sahillerinde anıların gönüllü bekçisi olmak düştü. Hak'tan gelene razıyım.
    Sen geçmişi bana bırak can...!!!!
    Vefa nedir, bilir misin? Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır.
    Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır.
    Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır.
     1azx1                     1azx1                    1azx1                      1azx1                    1azx1
     
    Şimdi ayrılık vakti can! Gecenin en karanlık vakti. Vaktin Yaratıcısı, az sonra geceden gündüzü doğuracak.
    Vakit gitme vakti, bizden aldıklarını gitmesi gereken yerlere iletme vakti...
    Al can! Bu heybe senin. Sol yanımdan bir parça kopardım senin için; tâ özümden, tâ közümden...
    Birazdan sabah olacak; yağmur yağacak... Ardından gökkuşağı, sonra güneş...
    Sıcacık, apaydın, pırıl pırıl... Hep böyle oldu, tarihte hep karanlık yenilgiye teslim oldu, güneş kazandı.
    “Birazdan son melodi çalacak,Yıldıza, Ay’a ve İbrahim'in Rabbi'ne kasem ederim ki,
    Birazdan bulutların ardından Güneş doğacak...”
    Güneş bütün gecelerden güçlüdür can! Çünkü güneş vefalıdır, gizlemez sevgisini.
    Vefâlıdır; en çok o getirir kâinata sevgilinin sesini, neşvesini.
    Yırtıp atar karanlığın kasvetli perdesini... En vefâlı delildir o sevgili adına...
    Uğurlar olsun can....!!
    Beni kışta bırakıp yeni bir diyara gittiğinde baharı bekleyeceksin.
    Baharı beklemek ne güzeldir, baharda toprağı parçalayan kır çiçeklerini gözlemek...
    Ben de seni bir ayrılık sonrası baharı gözlerken kucağıma almıştım.
    Küçücük ellerinle toprağın bağrını parçaladığında karşılamıştım.
    Ve senin için ne çok savaşmıştım seninle.Sen benim kır çiçeğimsin can, sen benim aşk çiçeğim.
    Sen benim yüreğimsin.. Vasiyetim olsun sana. Bir gün öldüğümde, kabrimi mutlaka ziyarete gel.
    Ama yalvarırım yalnız gelme. Baharda derlediğin yüzlerce kır çiçeğiyle gel. Ve başucumda onlara sevgiyi anlat, dostluğu, vefâyı, hakîki ‘Dost’a vefâlı olmayı anlat.
    Çünkü ben kır çiçeklerinin sesinden uzak kalmaya dayanamam.
     Çünkü ben bir an bile tomurcuklarımdan ayrılamam. Sonra el ele tutuşup yanıbaşımda eskiden birlikte yaptığımız gibi, ince bir ezgiyle seslenin bütün insanlara.
    “Sevda nedir bilir misin?” diyerek, sevdayı söyleyin.
    “Demet demet sevgi ellerinde..Billur billur yaş gözlerinde
     1azx1                    1azx1                       1azx1                   1azx1                   1azx1      
     
    Sevdan ebedî, yüreğinde,Olmadan olmaz, bu iş olmaz
    Sonra bütün bir âlemi Yunus'ça,Sevmeden olmaz, bu iş olmaz.”
    Mısralarıyla sevgisiz bu işin olmayacağını anlatın .
    Hep ama hep vefâlı ol. Emanete sahip çık, atana vefâlı ol. İdealine sarıl, evlâda vefâlı ol.
     Ömrü hakkıyla yaşa, hayata vefâlı ol. Düşmanlıkları unut, dostuna vefâlı ol. Öfkeyi, kini unut, ruhuna vefalı ol...
    Bunları unutursan; zaman maddî mânevî bütün yaralarının, dertlerinin yok olmasına vesile olur.
     Eğer unutmazsan, zamanla bunlar seni yok eder. Unutkanlıklar karşısında kimseyi suçlama.
    Sen ‘unutma’ tuzağına düşüp, unutmaman gerekenleri unutma.
    Unutulmaması gereken güzellikler karşısında arslan kesil kendi içinde.
    Âsi bir kartal gibi yırt karanlıkların çirkin yüzünü, meydan oku karanlıklara.
    Çılgın bir küheylan gibi vefâyla meydan oku fırtınalara...
    “Yarasaların gözleri kamaşacak diye, Güneş doğmaktan vazgeçmez.”
    En büyük vefâ, Hakk'a götürecek fırsatları yakalamaktır. Bulduğun her fırsatı zamanında değerlendirmektir.
    Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, Kâlû Belâ'ya vefâsız olma..!
    “Fırsatlar bulutlar gibidir, gelir ve geçer.” Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, kaybetme bedbahtlığıyla yok olma.
                                            Vasiyetim olsun: Vefayla kal can......!!!!!!!!  
     
    Nurgül ÖZCAN
    February 22

    ...



    Rabbim gerçek manada beni sen sevdin... Niceleri ise sever gibi göründü... Ama daima, kendilerini sevdiler... Çünkü âcizdiler, fâniydiler... Kendilerine bile yetemediler ki, bana yetseler...

    Hepsi Sana borçluydu varlığını. Hepsinin bir canı vardı... Ve onlar, kendi canları yanmadıkça, anlayamadılar acıyı... Anlayanlar da zaten, kendilerince bir mânâ çıkardı...

    Sen varsın hakkıyla bilen beni... Her şeyimle bilen, her şeyimle seven, bir tek Sen... Sevdiğini biliyorum, zira sevmemiş olsaydın, o kadar kendinle meşgul etmezdin beni. Sevmemiş olsaydın, aratmazdın böylesi...

    Sen sevmemiş olsaydın, sevebilir miydim ki Seni?
    Sen canımın Cânânı... Sen'in sevginde vefâyı idrak ettim ben... O eşsiz vefâna, karşılık vermekten âciz oldum her zaman... Seni, Senin beni sevdiğin gibi sevmekten âcizim... Zira Sen yaratansın, ya ben? Ben, kul olmayı bile beceremeyen...

    Yalnızca Sendeydi tatmin... Sadece Sende. Bir Sen yettin bana... Kimselerle yetinemedim...
    Acı çekmeyi sever oldum Senin izninle. Dertlerin içinde gizlenmiş nice derman buldum...

    Sevdirdiğince sevdim Seni... Buldurduğunca buldum... Bir Sen varsın Bâkî olan... Geride ne varsa fâni... Bütün varlıkların hepsi fâni... Kimi güzel, kimi çirkin, kimi vasat, ama işte her biri fâni... Dallardaki çiçekler, göklerdeki bulutlar, çöller, pınarlar hep fâni... Seraplar ve gölgeler fâni...




    Çöllerde kalmayı sevdim Seninle... Yalnızdım, kalabalıklar içinde... Her şeyde Senin sanatını görmeyi sevdim ben... Herkeste Senden bir tecelli bulmayı sevdim... Yıldızlarda nûrunu, güneşte nârını, ateşte hârını bulmayı sevdim.


    Hiçbir şeye muhtaç olmayışını sevdim ben. Azîz oluşunu, Kâdir-i mutlak oluşunu sevdim.Settâr oluşunu sevdim. Öylesine güzel bir sırdaştın ki Sen, kimselere bir sırrımı vermedin. Günahıma rağmen yücelttin beni. Şeref ikram ettin. Ekrem-ül ekremînsin...

    Kulunu sevmeni sevdim. Ey Rabbim! Ben unuttum, unutmadın. Ben, adını anmadım, yine de bırakmadın. Yüceler yücesi aşkına karşılık vermek varken, Seni bırakıp başkalarına yandım... Yine de vazgeçmedin benden.

    Sevdin beni, oysa, ben Sana kul bile olamadım. Nankörlük ettim. Yine de nimetlerini esirgemedin.
    Şikayet eden, sızlanan, dert yanan hep ben oldum. Sen, sabrettin. Sen sevdin beni... Bense vefâsız bir sevgiliydim. Kıymetini bilemedim.

    Şimdi, cemâlinin hasretiyle yanıyorum. Ve Senin muhabbetin fâni hazları benden yok etti. O kadar ki, güneşin kavurucu sıcağında da, serinleten rüzgarda da, Senin hasretin içindeyim.

    Senin sadece sanatını seyretmek yetmiyor artık! Şahdamarımdan daha yakın olmanı sevdim. Ama bu bile yetmedi bana. Korkuyorum perdeler arkasında kalmaktan. Korkuyorum, başkalarına görünüp de beni mahrum koymandan. Cemâlin... Tüm derdim bu ey Rabbim!
    Cemâlin tüm derdim bu ey Rabbim.

     

    Dayanamam Mevlâm! Ne olur Sensiz bırakma beni! Biliyorum ki, ne yaparsam yapayım, cemâlini hak edecek bir sermaye biriktiremem.
    Seni hak edecek gücüm yok benim. Seni hak edecek amelim yok. Hiçbir şeyim yok ey en Güzel!

    Ellerim bomboş. Üstelik günah kirleriyle lekeliyim. Bembeyaz gelemiyorum Sana... Yarattığın gibi tertemiz değilim. Dünya kirletti beni, nefsim aldattı. Şeytana kandım. Müflisim. Vallahi hiçbir şeyim yok!

    Duyduğum iştiyakın sebebi, yine Sensin. Sensin her yanımda... Sensin varlığım... Zenginliğim Sensin... Tüm sefilliğime rağmen yine de Seni isteyişim, sırlarındandır.
    Bilmiyorum, bilen Sensin. Ve eğer, murâdıma, maksûduma, matlûbuma, yani Sana, yani Senin Cemaline kavuşursam bir gün, bu da sadece Senin merhametin.

    Sermayem yok Sevgili! Tüm sermayem, rahmetin... Lokmanın bile derman olamayacağı derdimin, dermanısın Sen!
    Yârsın!...Cansın!....Şifâsın!
    Lokmanda değil ey Yâr, Sendedir benim devâm!
    Sana kavuşmadıkça, huzur da bana haram!
    Sermayem rahmetin, ilâcım Cemâlindir, vesselâm! ...

    Hiçbir şey yoktu, yalnız Sen vardın. Hiçbir şey yoktu, aşkın vardı. Aşkını izhâr ettin, yarattın bizi. Muhabbet ettin, yarattın beni…
    Vahdaniyetinin tecellîsiyle bütün kalplere bir katre aşk iksiri serptin. Ehadiyetinin tecellisiyle bütün kalpler Sana âşık…



    Bildim, seven sendin beni!.. Bütün varlıklarda yansıyan güneş gibi, sevgisiyle saran Sendin beni… Annemin merhamet yüklü sesi, yüreğini yüreğimin üstüne koyan dostun merhabası, başımı okşayan Peygamber eli, hâtırasıyla hüznümü alan sevgilinin sohbeti… bildim hep Sendendi.

    Sevdin, sonra kopmaz bir zincirle kendine çektin. Zincirin her bir halkası, Senden tecellîlerdi.
    Aşkına âşık olduğum Mecnûn “Sen”din. Aynalarda seyrettiğim Yûsuf, “Sen”!..

    Sonsuz siyah güller, lâcivert akşamların iğde kokusu, hüzün yüklü sonbahar, yağmurun toprağa dokunuşu, bir gül renginde eriyen akşamlar, Dost'un yüzü, sevdiğim ne varsa, hep “Sen”dendi.
    “Tecellî, tecellî edeni gösterir.” (a.g.e., Hazret-i Mevlânâ)
    Sûretlerde nihân olan Sevgili, ey Sevgili!..

    Yetimler Yetîmi'ne «vedduhâ» sırrıyla tecellî ederken, O'nu tek olana, “bir olan”a çekiyordun. Başka bütün kapıları kapatırken, hep açık olan kapına çağırıyordun.
    Bildim, kalbimdeki her bir muhabbet tecellisiyle beni de kendine çekiyorsun. Çekiyorsun ve bırakıyorsun. Bırakıyorsun ki, kanayayım; zayıf yanlarımı tanıyayım. Seni bulayım.

    Sonra yine çekiyorsun. Bu, hüzünlü bir şehrâyîn. Bu, bitimsiz bir med-cezir. Bu, içimdeki Mûsâ'yla Firavun savaşı; sulhü yok!..
    Sevgili, en Sevgili!..
    Sûretlerden geçerek, Sana erdir beni!.. Merhametinle arındır, kalbimi!..

    February 13

    Ney Susunca Gel...

    Her şeye rağmen sevgiye çağırana...

    Duvağı açılmamış sözler bulmalıydım sana... Rüzgâr, şah damarımdan fısıltılar getirdi gönlüme... Usulca duydu kulağım... Kalbim, dinledi emredileni... Bu söz damarlarıma girdi sevilen gülün dikenleri gibi... Sonrasında beynimde toplandı sivri uçları şaşkın tüm dikenler... Şimdi söylemeliyim bunu ama söyleyemiyorum... Tüm kâinat başıma toplanmış ama ölemiyorum... Gassalımı görüyorum... Güneşle birlikte ısıtıyor suyumu... Bağırıyorum gözlerimle... Görmüyor beni... Ah bir sesim çıksa... Söyleyip öleceğim...

    Huzurlu bir ses, kâinatı susturuyor... Bu, senin sesin... Haydi diyorsun... Birlikte söyleyip ölelim... Dilim çözülüyor bir anda ve tek bir ses çıkıyor ikimizden... ...gel!
    Almadan vermek için gel... Gafiller aldığını inkar ederken, gerdanında gelincik saklayan güvercinler gibi, edebinden kanat çırpmadan gel...
    Acımasız insanlar, anlamsız cümleler gibi canını yakınca gel... Harfler kıyamete çağırırken cümleleri, sebepsiz öldürülen satırlar arasından gel...

    Semada ney susunca gel... Kalemine nefes versin ruhun... Bir kılıç gibi kuşan onu... Orduları dök kağıda... Mızraklara sahifeler takılınca gel...
    Gece gizlediklerimizi açarken gel... Sedefinden inciler saçılırken... Gönülden dualar mırıldanır teheccüt vakitlerinde kıyamın... sessizce... alaca karanlıkta zaman durunca gel...
    Bulutlar, üşüyen kibirleriyle davetiye çıkarınca gel... Çerden çöpten bahaneler bulmasın yüreğin... Umutlar çağlayan gibi kaynarken, ağlarım diye korkmadan gel...

    Var gücünle koşarak gel... Dönen dünyanın ufkuna yetişemesen de... Bıkıp dönme, başladığın yeri beğenmezsin. Gölgeleri perişan edercesine severek gel...
    Kendine gidişlerinle gel... Neşesi alınmış caddelerden geçip... Gökyüzüne isyan eden betonlar arasından... Bir külçe ete dönsen de... Ağlayan şeytan gibi gel...
    Anlam zindanlarından kaçan duygularınla gel... Müebbede mahkûm suskunluğunla... Çaresiz... Bağdaş kurup oturmuşken dünyanın merkezine... Bu olanlar kader mi demeden gel...
    Dönüş yolu görünmeden gel... Başka çareler aramadan... Durmadan kaçarken cehennem... Cennet yıkılmadan gel... Bahane aramadan gel.....
     
    Yonttuğun taşlar merhamet çalarken bağrından... Seni kendinden korkutan isyanlarınla... Günahın beyazında, cesaretin bitmeden gel...
    Sana secde eden meleği severken gel tertemiz yüreğinle... İlk hissettiğin ten gibi... El değmemiş ellerinle gel...

    Bazen boğazına yapışır hayat insanın... Tüm verdiklerini söküp alırcasına...
    Tüm dünyayı kana boğacak kadar kin  hissedersin damarlarında... Saygıyı bir hançer gibi sokarsın muhatabının yüreğine... Herkesi düşman bilince gel...
    Bu gidişle bela olacağım senin başına... Cehennemde odun bırakmaz taşırım ocağına... Yani tüm yolların sonunda.. Hediye canım yanımda... Yüreğim sen yalnız git! Benim niyet yeni hayata...
    Özgürlük, haline ağlarken gel... Sömürü çarkları durmadan nefsini bilerken... Sen düşüncesiz toprağın çamur olurken... ruhuna ada kendini, İsmail gibi tereddüt etmeden gel...

    Öte dünya, bir bebeğin gözlerinden bakınca gel... Merhamet kurşunu yüreğini param parça ederken... Geçmişten geleceğine gidince... Tüm fal oklarını zamana batırınca gel...
    Ağıtların rüyalarına kalınca gel... Farkına varmadığın gözyaşlarınla... Bir dünya... Bir söz bitmez... Dönüp durdukça âlem semada... Bir koku bir rüzgâr özletince gel...
    Mecnunun çöllerinden Ferhat’ın dağlarına... Bir türkü gibi dolaşırken aşk... Bir damla gözyaşı seni yaşatırken gel..
    Unuttuğun tövbelerinle gel... Canını yedeğine alırken... Gönül ölümden ölüm çıkarırken, kalan hayatı yüklenip, birden bir olmak için gel...
    Bitmeyen yangınlardan artakalanları toplayarak gel...
     
    Yapmadığın her şey için suçlu ilan edilirken... Tercih ettiğin hayatlar birer birer kayarken... Ya da umut gibi avucundan uçarken... Üstlendiğin tüm suçlarınla gel...
    Yokluğunla gel... Yoksunluğunla... Sürekli sessizlik bağrında ve güneşin çaresiz gölgesi yanında... Deliler ağlarken bayramlarda... Hasret, ölüme can katarken gel...
    Kalabalık mezarlarda sinsi rüyalar büyürken gel... Tek kişilik yalnızlık olmaz... Yalnızlığın yalnızlık arayınca gel...
    Doğacak umutlarım uğruna, soğuk bir merdiven basamağında bekliyorum ben sevdayı... Paylaşılacak bir hayatı... Kanatılan duayı ve yaşanması gereken tüm acıları...
    Dünyanın yüzü gülünce gel... Gece bulutları gibi mahzun dururken... Belirlenen vakitler sınırdan geçerken... Çemberde heyecan bitince gel...

    Göz, arşı görmez olunca gel... Cenneti süsleyen meyveler yasaklanınca... Aşk acıyken... Ve sevgi zehirliyken... Varlığın sebebini bulunca gel... İşlediğin günahların hatırına, dağları titreten benliğinle gel...
    İkiyüzlü yüzünle gel... Yaşamın, her anınla... İsteyince küller de yanar bilirsin... Kabul etmekten bıktığın
    zincirlerinle gel...
    Süslü gözlerde sokak şarkıları duyunca gel... Tüm iyilikler bitince... Umuda çevir gülü... Üzülme deme... Yağmurdan mektup alınca gel... Zaman sensiz de dursun... Sen... Ne olursun gel..
    Aşk, imkansız olmadan gel... Zor umutların çoğalmadan... Maşuklar pervane olup sonsuza uçarken... Kalbindeki ateş sönmeden gel... Bağrın taşa dönmeden gel...
    Çağırdığın, seni çağırınca gel... Aradığın seni ararken, bulmaktan korkma... Ham meyveleri dalında bırak... Sözü kısa kesip, dinlemeye gel...

    Çağırdığın, seni çağırınca gel... Almadan vermek için gel...Semada ney susunca gel...
    Gece gizlediklerimizi açarken gel... Bulutlar, üşüyen kibirleriyle davetiye çıkarınca gel...
    Var gücünle koşarak gel... Kendine gidişlerinle gel...
    Anlam zindanlarından kaçan duygularınla gel... Sözü kısa kesip, dinlemeye gel...
    Dönüş yolu görünmeden gel... Bahane aramadan gel...
    Sana secde eden meleği severken gel... Özgürlük, haline ağlarken gel...
    Ağıtların rüyalarına kalınca gel… Herkesi düşman bilince gel...
    Öte dünya, bir bebeğin gözlerinden bakınca gel... Unuttuğun tövbelerinle gel...
    Yokluğunla gel....Yoksunluğunla gel...
    Dünyanın yüzü gülünce gel... Göz arşı görmez olunca gel...
    İkiyüzlü yüzünle gel... Yalnızlığın yalnızlık arayınca gel...
    Aşk, imkansız olmadan gel... Kalbindeki ateş sönmeden gel...
    Bağrın taşa dönmeden gel...Sen gel...
    Ne olursun gel... Ne olursan ol yine de gel...
    x1pPHu2K6HCG6oEkwcTlOws35gTle0KGISFZZuS8Xr418aujhXtEuoU38G4yfhlvapcepGLgLzMDgiSzdePc_ZDOt8fjkqkSNM60P-XLrDFBf5B8sT_MvtC-w                   x1pPHu2K6HCG6oEkwcTlOws35gTle0KGISFZZuS8Xr418aujhXtEuoU38G4yfhlvapcepGLgLzMDgiSzdePc_ZDOt8fjkqkSNM60P-XLrDFBf5B8sT_MvtC-w
    February 04

    Alem bir aşk için yaratılmış

     ''Yalnızca bir türlü aşk vardır ama görüntüleri binlerce türlüdür,'' der bir bilge.
       Üç çeşidini söyleyelim biz:
       Aşk beşerîdir;
       şakayla başlar, sorumluluk getirir. Gözden gider, gönülde yaşar. Surete meyledenler ziyandadır.  
       Aşk platoniktir;
      sohbetle başlar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Sîretini süslemeyenler yol şaşırır.
       Aşk ilahîdir;
       imanla başlar vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yaşar. Sırrı saklamayanlar, başını verir.
       Gönül ki, Allah'ın evidir, aşkın her çeşidine itibar eder.
      Bütün milimetrekarelerinde aynı sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi acep?!
      Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi aşk sanarak yaşanılan ömür adına vaveylâ ve va esefâ!...
     Bir Cemal'e kul, bir Ahmet'e köle, bir Leyla'ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mı vardır,
      ya aklı mı vardır ki!...      
      Âlem bir aşk için yaratılmış ve 
    Aşk imiş her ne var âlemde!...    
            
     

    January 26

    Cenazeme gelir misin?

    Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Ansızın geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana gören, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.

    “Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı. “Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”
    İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. “Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.” “Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin. İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların. Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Hayret! Ben öldüm bu defa...Şimdilerimin hiçbirine dokundurmadığım, yarından sonrasına bile yaklaştırmadığım ölüm şimdi/m oluverdi. Oysa, oysa...Gitsen de bir gitmesen de bir; bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda. Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüne... Bir sokağın başında. Yol kenarında, gözünü sakındığın mezarlığın giriş kapısında. “Nasılsa, ölen biri çıkar bu şehirde her gün!” diye kanıksadığın. Adını bile sormaya zahmet etmediğin. Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin. Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte. Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler. Aynı güneş gözlükleri. Ağladığı mı, yoksa ağlayamadığı mı anlaşılmasın diye saklanan gözler. Sanki hayatın ortasında duran ölümü inkâr etmek için göz göze gelmemeler. Sıradan bir cenaze yani.

    Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim.

    Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.
    Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... . “Adı neydi.... Hani....!” diye yokluğu kanıksanacak adamı.... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün... Sahnedeyim.
    Beklerim. En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı. İşte davetiyen:
    Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.
    Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
                                                                     Senai DEMİRCİ
                                            f_uyangozlerim_eaad8f8
    January 15

    Şirazeden Şirazeye...

     11rta4m  11rta4m
     
    Gök âşık olmasaydı, göğsü de pâk olmazdı
    Güneş âşık olmasaydı, parıldayan ışığı olmazdı” *


    şimdi ah nöbetimin gecelerinden birinde, semada raks eden sitarelerin en mes’ud anlarına şahid olan gözlerimde birikir yokluğunun acısı. şimdi şiraze, anladım ki yokluğundur beni aşka aşık, deli divane eden. olmasaydın hep böyle, keşke olup olup olmasaydın böyle. ben Anka, her seferinde yanıp kül olmayacaktım, kendimi yakıp yeniden yanmaya koşmayacaktım. belki şiraze, seni sevmekle buldum ayinelerin gerisinde meftûn oluşu. belki şiraze, seni herdem yitirmekte buldum bengisuyu. belki şiraze hep belki...

    “Aşk denizi bir çömlek gibi kaynatır
    Aşk dağı kum gibi ezer eritir
    Aşk gökyüzünü çatlatır
    Aşk sebepsiz yeryüzünü titretir”


    aşk şiraze, bir köşede sıkışıp duvara ince çizgiler atmak zorunda kalışımdır.
    aşk şiraze, tozlu sokakları bir başıma geçip ruhumu hüzzam besteler ile zenginleştirişimdir.
    aşk şiraze, hep var olduğuna inandığım sevgiliye bir türlü kavuşamama bilincini kabullenemeyip açan her bahar çiçeğine küsüşümdür.
    aşk şiraze, aradan geçen yılları umursamaz aşkıma bir nokta koyamayışımın insafsız virgülüdür.
     
    süzsem diyorum seni, gecenin kesifliğinden sehere sır ile. bu sır ile denk tutuştur, yakamozların dansıyla bakışlarından damlayan pusu. bu kadar olma şiraze. bu kadar derunî, bu kadar bediî, bu kadar berkî; duhanî tebessümlerin beyza ertesinde. bütün sırlara karışıp sır üstüne sır olma şiraze.

    kar yağar üzerime, ben üşürüm. karsız kış buralarda siyah şiraze. desen ki siyah ve beyaz iki zıt kutup. zıtlar arasında en tezat bir ben şiraze. kendimle hemhal olayım diye bir hücreye kapansam da temrin etsem aşkı beş vakit. ellerim mi ağlar, saçım mı; gözlerim mi ağlar, ruhum mu şiraze. saysam her damlayı bir bir, bağlasam birbirine bir bir ve bir bir şiraze, akar mıyım eşiğine?

    belli ki yol dirayet ister, bende yok.
    belli ki yol metanet ister, bende yok.
    belli ki yol hep ister şiraze. karşıma çıkanlardan suya, kurda, kuşa, bir de taşa, toprağa hüzün bırakırım.
    her yerde izim şiraze, her yerde izin şiraze.

    şimdi bir yanım Orhun de, bir yanım Selenge; bir yanım Dinyeper de, bir yanım Dinyester; bir yanım Dicle de, bir yanım Fırat... çevriliyim, göz hapsindeyim. yandıkça sularıyla serinler, yandıkça onlarda soğuturum yangınlarımı. ol derde düşeli o nehirden o nehre şiraze. o nehirden o nehre...

    bırakma beni bana
    beni bana bırakma şiraze


                                                                                              

    32                       32                 32
    December 02

    Küresel güçlerin terazisinde kardeşliğimiz

    ymal_byk412e0b61412b69c0

    Kardeşin kardeşle alıp veremediği ne varsa: Küresel güçlerin terazisinde yeniden tartılıyor. İthal birimlerle ölçülüp ayar verilen kin ve intikam yeminleri dağarcığımıza kodlanıyor bir bir.

    Başkalarının diliyle düşmanlık büyütüyoruz birbirimize. Ödünç öfkelerle saldırıyoruz. Ortadoğu'da değiştirilmesi planlanan haritalar için yüz yıl evvel nasıl düşman şaşırtma taktiklerine teslim olmuşsak, bugün de hedef şaşırttırıyorlar bize. İşgalci güçlere karşı birleşeceğimize, birbirimize karşı bölünüyoruz. Kendimizi savunmak için 'halkların düşmanlığı'nı körüklememizin sorumlusu kim? Kimler?

    Etraf toz duman. Bir yanda acı. Ateş gibi ocaklara düşüyor. Evli ve iki çocuk babası. Terhisine bir ay kalmıştı. Memleketinden çıkıp büyük gururla, 'en büyük asker bizim asker' söylemleriyle silah altına alınan gençler, vatan adına savaşmak için eğitilirken hain bir pusuyla, uzaktan kumandayla, mayınla katlediliyorlar, şehit düşüyorlar. Toprak altında yarım kalmış hayatlar. Hayaller. Bir yanda gözyaşı. Mezarlıksız iskeletler dağ büyütüyor gecenin içinde. Sessiz ve ıssız geceler, intikam ve öfke nöbetleriyle tutuşuyor.

    Hz. Ali, savaş meydanında düşmanını kıskıvrak yakalamıştır; fakat düşmanının öfkeyle onun yüzüne tükürmesi üzerine onu serbest bırakır ve kalkıp gider. Buna şaşıran düşmanına Ali şöyle der: 'Bana tükürdüğünde nefsimde bir öfke, bir nefret uyandı. Bu şekilde savaşmak istemedim.' Bu aynı zamanda savaşın metafiziği üzerine birçok şey söylemektedir bugünün kardeşlerine: 'Nefsinizin, öfkenizin rızası adına hiçbir şekilde saldıramazsınız. Yapmanız gereken yalnızca direniş uygulamak.' demektedir.

    Direnişin dilini nasıl konuşmamız gerektiğini ölçüp biçtiğimiz şu günlerde ister medyada ister sokakta olsun nefret ve intikam gibi gerekçelere başvurup duruyoruz. Ayrımcılığı körüklediği için yayından kaldırılan bir dizi, bu kez 'vicdani borç' olarak yayına konuluyor apar topar. Sanki vicdanın konjonktüre göre değişen bir yanı olabilirmiş gibi. Her daim filozof, şefkatli, ilke sahibi ve görevi öldürmek olan kahramanı izleyen çocuk, üst kattaki komşusuna ani bir nefret duymaya başlıyor. Kahraman olacak o da. Kurusıkı kurşunların tetiklediği kin bunca toz duman içinde hedefine saplanmak için meşruiyet kazanıyor son sürat.

    Taksim'de terörü lanetleyen bir grup, elinde kamera olan birine terör örgütü mensubu olduğu gerekçesiyle saldırabiliyor. Bir anda. Hezeyanla. Ardından bu kişinin sivil polis olduğu anlaşılıyor. Haksız yere bir can linç edilmek üzereydi oysa. Hak ararken aynı haksızlığı karşımızdakine yapmaktan hiç korkmadan hakiki bir direniş dili geliştirebilir miyiz? İntikam duygusu ile direniş bir arada barınırsa, her eylemimizin temeli olan 'niyet' bozulmaz mı?

    Büyük Ortadoğu Projesi'nin bize armağan ettiği başka zorbalıklar da var. Camilere atılan bombalarla işgal altındaki Irak'ta nasıl düşürüldüyse kardeşler birbirine ve Filistin'de nasıl damdan dama kovalamaya kalktıysa kardeşler birbirini... Şimdi menşei çoktan belli 'kayıp' silahlarla birbirine karşı cephanelik topluyor yine kardeşler. PKK'yı lanetleyip bütün Kürtleri terörist ilan edemezsiniz diyenler 'örtülü terörist' ilan ediliyor.

    Anlaşmazlık yok muydu kardeşler arasında? Vardı. Evet, hem de çok. Ama kardeş arasındaki her anlaşmazlık, emperyal niyetli projelerin kıskacında 'küresel terörizm'e hizmet etmeye başladı. Siyasî ideolojilerini bu tür kin ve intikam yeminleri üzerine kuranlar aslında en çok küresel emperyalizmin projelerine hizmet ettiklerini görmüyorlar mı?

    Alıştığımız hayat bir türlü devam etmiyor. Kovuklarımızda güvende hissetmiyoruz kendimizi. Rüzgârla gelen dağ kekiğinin kokusu, sıcak bir bardak çay, Mehmed Uzun'un en dokunaklı cümleleri veya Suzan Samancı'nın her kelimesini nefsinden geçirerek kaleme aldığı romanı... Hepsi dağılıyor, kayıp gidiveriyor avuçlarımızdan. 'Küresel kurgu'yu olduğu kadar bireysel öyküleri de iyi kavramak zorunda bugünlerin tarihini insanlık namına yazacak olanlar...    

       

    November 07

    Yenicami'de yaralı bir güvercin olmak

     

    [Yeni camii'de yaralı bir güvercin olmak ]
    "bu şehr-i stanbul ki, bi mislü bahâdır.
    bir sengine yekpâre acem mülkü fedâdır"
     
    insanların şehri yoktur; şehrin insanları vardır...
    şehirleri teslim aldığını zannetmiştir insan
    şehir teslim almıştır onları oysa...ve; 

    biraz yalnızlık, biraz kalabalık olmaktır istanbul. yaşamayanların bilmediği, bilenlerin ancak yaşadığı ve yaşamak zorunda bırakıldığı bir istanbul'dur kalemin inceldikçe incelen, kağıda dökülen noktasında. size şarkılar söyleyeceğim; istanbulu anlatan yanlarımı deşifre edeceğim. sesimin güzelliğine değil, zaman zaman istanbul’un güzelliğine vurulacak, zaman zaman da acıyan yanlarına âh edecek; bir daha ve bir daha dinlemek isteyeceksiniz...
     

     


    istanbulun kalabalık hülyâlarında, kaybedersiniz kendinizi zaman zaman. kaç köşe başında kaybolup, kaç köşe başında kendinizi bulduğunuzu bilemeyeceksiniz. 'hiç kimse' olup, köşe başlarının kaldırımlara karıştığı noktada, minarelerin göğü delen nidâları arasında, güvercinlerin İstanbul’un kubbelerine çarpan noktasında, derin bir âh çekip, bırakıverirsiniz kendinizi İstanbul’un kollarına. tıpkı bir ağıt gibi; İstanbul’un gözlerinin içine bakarak, dudaklarınıza dökülen ‘istanbul türküsü’nü tellendirirsiniz...                                  

    ben bir (h)iç kimse'yim.....
    bir yanımda üşüten bir yalnızlık;diğer yanımda
    sesime karışmış yokluğun.nedendir ki,çığlıkların yankısıdır uzaklardan gelen.
    sokaklarda bir gölgedir şair;kendinden kaçak!
    kafir bir gülümsemedir dudaklardan,an be an dökülen.
    hoyrat kalabalıklarda; bir adın var senin, kirlenmemiş, beyaz...
     


    beyaz'dır düşleriniz, üşüten yalnızlığınız kadar âşikâr... değil sevinçlerinizi, hüzünlerinizi dahi kâr sayarsınız istanbulun üşüyen yanlarında. bir gölge olup istanbulun sokaklarında, yok'luğa karışan sesinizi ararsınız... alaycı, bütün hüzünleri inkâr eden kâfir gülümsemelerinizi bırakırsınız dalgaların koynuna lâkin; umursamazdır istanbul...
     
    onun için düş'lerim,en çok beyaza çalar LâL yalnızlığımda.
    saatlerin adam yutan tiktakları arasında,bir şehir bütün beyazlara inat,
    en karanlık saatlerinde,sokaklarında kendini o kadar kaybetmiştir.
    sarhoş bir ağızda; eski bir istanbul türküsü.
    fahişe bir yatakta,istanbul hatırası!... 
    bilinmedik hiç bir nakarat yoktur artık.
    ve bütün şarkılar,hep aynı buruk notayı sayıklamaktadır...
    bu şehir,âh bu şehir;isyan bayrağını çekmiştir!
    bütün fethedilmişliğine karşılık bir o kadar esir olmuştur...


    suskundur düşleriniz gecenin LâL noktasında ve bildiğiniz bütün şarkılar sanki hep aynı notayı tellendiriyor, aynı nakaratı seslendiriyor sanırsınız. bu şehirde, kaç değişik şarkı vardır ki söylenegelen ve sonu istanbulla bitmeyen?... bütün beyazlarını terk ederken karanlık saatlerine; bu şehir kendini kaybetmektedir sarhoş ağızlarda. birkaç fahişe yatağın kenarına iliştirilmiş kirli  bir nefese isyan etmektedir istanbul. bildiği bütün nakaratları unutmak istercesine, yeniden ve bir daha yazılmak istercesine, isyan bayrağını burçlarına tekrar dikmektedir. “ben ki; fethe susamış şehir, fâtihimi tekrar özlemekteyim”...
     
    bütün ümitlerim;kirletilmiş fahişe bir şehrin,
    yatak ucuna bırakılmış bozuk para gibidir artık.
    umutlar;serkeş bir rüzgara teslim,
    beyaza çalarken LâL yalnızlığımın,çıkmaz sokaklara dalan noktasında.
    gözlerimde asi bir yalnızlık,iki tarafı keskin bıçak;
    ne yanımı dönsem hep bir yanım kanar
    ve yine ne yanımı dönsem,bir şair orada yanar...


     
    istanbulda ne yalnız kalabiliyor insan ne tam kalabalık. iki tarafı keskin bir bıçak gibi; yani ne yanını dönsen bir yanın kanıyor. istanbulda güvercin olmak hiç zor değil, lâkin yaralı bir güvercin olmak çok zor. bütün çıkmaz sokaklar senin, bütün umutların bir o kadar gâib. ey âsitâne, bütün âsi yanlarımla, fâtihi özlemekteyim seninle beraber ve bilirim ki; bir fâtih doğarsa eğer, bin ulubatlı'nın doğuşunun da müjdecisi olacaktır...


    düş'lerim;kayıp gidiyor hiç kimse olduğum noktada.
    bir şair var orada;sokakların kıvrılıp gittiği noktada.
    bir yanı hep kanar,diğer yanı hep yanar...
    LâL yalnızlık... KâL yalnızlık...
     

     


    hiç kimse'liğimin tescili istanbul. âsi yanlarımın deşifresi ve bir sevgili nasıl 'biricik'leştiriliyorsa, o kadar biricik istanbul. biraz içim kanıyorsa, biraz yaralıysa yüreğim; senin yaraların sebebiyledir. çünkü; ne kadar yaşarsan bir şehirde, o kadar çok o şehir olursun ve ben yaşadıkça istanbul, yaşadıkça yaralı bir güvercin oldum gökkubbenin beni saran noktasında. kıvrılıp gidiyor sokakların, bir mahzen gibi tıpkı. kalabalıklar sarıyor etrafımı. bilinmedik yüzlerin hâin bakışları altında, senin öldürülüşünü seyrediyorum ve sen ne kadar ölürsen; ben o kadar ölüyor, bir o kadar LâL oluyorum...
     

    November 05

    Internet: Dost mu Düşman mı?

                                                    internet                                                        
    Kişi internette yasak olana ulaşabilir, risk alıp heyecan duyabilir, oyun oynayabilir, tamamen bir başkasının kimliğine bürünebilir. İnsan yaşamına getirdiği kolaylığın yanı sıra verdiği bu haz sebebiyle de internet giderek daha fazla kişiyi esir alan bir teknolojik tuzak haline gelmektedir. Kuşkusuz herkesin "Chat" yapma, bilgisayar oyunu oynama ve internette gezinme nedeni birbirinden farklıdır. İnternet iletişim kurmanın kolay bir yoludur, ancak sanal ortamda kurulan ilişkiler çoğu zaman sahtedir. Sanal ortamda bireyler kendilerini daha kolay ifade edebilirler, tanınmak istedikleri gibi davranabilirler. Bireyler üye oldukları gruplar içinde bir yerleri olduğunu hisseder, bu grubun içinde değer gördükleri, onaylandıkları hissi ile daha rahat davranırlar. İnternette yüzünü görmedikleri insanlarla dertleşmek daha kolay olduğu için bireyler daha derin ilişkiler kurabilir, gerçek hayatta kimseye açamadığı sırlarını anlatabilir. İnternette kurulan ilişkiler kolay ve risksizdir. Kişinin bu ilişkiye duygusal yatırımı az olduğu için de değeri daha az olan bir ilişkidir.

    Henüz tıp literatürüne girmemiş olsa da internet bağımlılığı bir hastalık kategorisi olma yolunda hızla ilerliyor. İnternette çok fazla zaman geçiren bireylerin, internetten uzaklaştıklarında ya da uzaklaştırıldıklarında bağımlı insanlarda görülen arama belirtileri gösterdiği giderek daha fazla görülüyor.
     
    • İnternete her girişinde planladığından daha uzun zaman geçiren,
    • diğer sosyal aktivitelere ilgisi azalan ya da vakit bulamayan,
    • gerçek hayattaki aile ve arkadaş ilişkileri bozulan,
    • meslek ya da okul hayatındaki işlevselliği düşen,
    • internette geçirdiği zamanla ilgili kendisini savunmak için yalan söyleme ihtiyacı duymaya başlayan,
    • gece internette geçirilen zamanı uykusundan çalan ve ertesi gün yorgun gezen,
    • bu yorgunluğa rağmen bir sonraki gece de internette dolaşma gücü bulabilen,
    • çok önemli bir haber beklemediği halde elektronik posta hesabını kontrol edemediği günler sıkıntılı ve tahammülsüz hisseden,
    • bilgisayar başında geçirdiği uzun saatler sebebiyle sağlığı bozulan,
    • sağlık sorunlarına rağmen bu tutumuna devam eden
      Kişiler internet bağımlılığı riski altındadır! 

    Bağımlılık davranışının ruhsal etkilerinin yanı sıra uzun süre bilgisayar başında oturmanın getirdiği bedensel sorunlar da bulunmaktadır. Örneğin klavye ve fare ile aynı hareketlerin saatler boyu tekrarlanması ile el bileklerinde sinir sıkışması olabilmekte, kronik uykusuzluk ve bilgisayar başında geçiştirilen öğünler kişiyi güçsüz bırakarak hastalığa davetiye çıkarmakta, uygun olmayan monitörlerle gözler yorulmakta, saatlerce monitöre bakar halde oturma kalıcı omurga eğriliklerine sebep olabilmektedir.

    İnternet bağımlılığından kurtulmak isteyenler günlük kullanım için bir süre belirleyip bunun dışına çıkmamak, bilgisayarı aile bireylerinin ortak kullandığı bir alana taşımak, gün içinde internete girdikleri saatleri değiştirmek, sorun çözülemiyorsa bir psikiyatr ya da psikologdan profesyonel yardım alma yoluna gidebilirler. Çocukları internette çok zaman geçirdiği için endişelenen binlerce aile bulunmaktadır. Bu gençler için internete girmeyi yasaklamak çözüm olmadığı gibi gencin internet kafeler gibi daha sağlıksız ortamlara yönelmesine sebep olabilecektir. Bu sebeple saat sınırı koymak daha uygun olacaktır. Gencin arkadaşları ile internet dışı yollarla iletişim kurması özendirilmelidir. Gençlerin bilgisayar ve internet dışında da hobi geliştirmeleri teşvik edilebilir, aile bu konuda sağlıklı yaşam için spor yaparak, kendileri için kitap okuma saatleri belirleyerek gence örnek olabilir. Ayrıca gence belirli sorumluluklar verilmeli, aile içindeki işbölümüne aktif katılması istenmelidir. İnterneti muhakkak yenilmesi gereken bir düşman olarak görmek yerine, dozunda ve etkili biçimde kullanıldığında bu çağın tüm bilgisine ulaşmayı ve öğrenmeyi kolaylaştıran faydalı bir eğitim, iletişim ve eğlence aracı olduğunu da unutmamak gerekir.

                                                       Uzm. Dr. Gökben Hızlı

    October 29

    Yakarış

    60bar60bar
    ALLAHIM !
    BANA ÖYLE BİR GÖNÜL VER Kİ
    Bir kuruluşun tepe noktasında yetkili olsam bile,
    bunu asla başka şekilde kullanmamalıyım.
    Günlük yaşamda “ben” yerine, daha çok “sen” sözcüğünü kullanabileyim…

    ÖYLE BİR SEVGİ VER Kİ:
    Sonsuz bir hazine gibi bitmesin, çoğalsın daha da sevdikçe,
    doldursun sarsın çevremi.
    Hatta düşmanlarımı da sevebileyim… 
     ÖYLE BİR GÜÇ VER Kİ:
    Herkesten daha çok çalışabileyim, tutsak düşmeyeyim
    doğanın koşullarına, eşim ve çocuklarımı da mutlu et ki,
    mutluluğu başkalarına da götürebileyim…
    ÖYLE BİR SAĞLIK VER Kİ:
    Düşünebileyim, konuşabileyim.
    ÖYLE BİR ERDEM VER Kİ:
    İbadet edebileyim, iyilik etmeyi ve sevinçten buğulanmış gözlerle,
    teşekkür edenlere;bir şey yapmadım, anımsamıyorum diyebileyim.
    ÖYLE BİR YETENEK VER Kİ:
    İyi insan,eş, anne, abla, iyi komşu, iyi arkadaş, iyi vatandaş olabileyim. 
    ÖYLE BİR UMUT VER Kİ:
    Bugüne kadar yapmış olduğum hatalar için
    karamsarlığa düşmeyeyim, herşeyden aklanmış olarak yaşama
    yeniden başlamak üzere bağışlanabileceğimi bileyim.
    BANA ÖYLE BİR ANLAYIŞ VER Kİ:
    düşünebildiğim, yargılayabildiğim, inandığım, kahrolduğum, varolduğum şu
    anda bu sözleri söyleyebildiğim için şükredebileyim.
    ÖYLE BİR TALİH VER Kİ :
     Yıllar sonra beni hatırlayanlar “herkese iyilik
    eden, tüm insanları seven,o düzeyde de sevilen bir kişiydi ”
    diye konuşsanlar ve ben de huzur içinde olabileyim.
     ÖYLE BİR İRADE VER Kİ:
    Birgün yenilip, içimdeki şeytanın kurallarına doğru yönelirsem;
    bu bir düşünce ise düşüncemi, bu bir adım ise ayağımı, bu bir uzanma ise
    elimi durdurabileyim.
    ÖYLE BİR SABIR VER Kİ:
    Sükûneti bulayım, durabileyim, düşünebileyim…
    Kulluğumu bileyim....
    60bar60bar